Mevsimsel Depresyon ve Biyoritm

Sıklıkla “Mevsimsel Duygu Durum Bozukluğu” olarak da adlandırılan Mevsimsel Depresyon, genellikle her yıl aynı dönemde ortaya çıkar.

Başlangıcı çoğunlukla sonbahar ya da kış aylarına denk gelir ve baharda ya da yaz başlangıcında sona erer. Uzmanlar özellikle sonbahar ve kış aylarında görülen, güneşsiz ve yağmurlu havaların insan psikolojisini olumsuz yönde etkilediğine dikkat çekiyorlar. Mevsimsel depresyonun daha ender rastlanan bir türü ise, “Yaz Depresyonu”dur, bahar sonlarında ya da yaz başında başlarken sonbaharda sona erer. Mevsimsel depresyon tanısının konulabilmesi için; depresyonun iki sene üst üste, aynı zaman diliminde ortaya çıkması ve aralarında başka epizotların oluşmaması gerekmektedir.

Bu depresyonun sebeplerine ilişkin iki görüş bulunmaktadır; ilk görüşe göre, sonbahar ve kış aylarında güneş ışığının azalması uyku ve hormonları düzenleyen biyolojik saatin bozulmasına sebep olmaktadır. Diğer görüşe göre ise, yine güneş ışığındaki azalmaya bağlı olarak, beyindeki serotonin, noradrenalin ve melatonin gibi kimyasalların düzeninde bozulmalar olmaktadır. Bu bozulma da Depresif duyguların yaşanmasına yol açmaktadır....         

yazının tamamı ››

ARM ÜYELİK:

E-Bülten
Online Randevu Sorularınız...

 

Merkezimizde özel eğitim raporları için IQ testi (WISC-R) yapılmaktadır....

 

Çocuklarda Görülen Ayrılma Kaygısı

Çocuğun hayatında kendisine bakım verenlerin önemli bir rolü vardır. Özellikle ilgi ve bakıma muhtaç olan yenidoğan ile annesi ya da annesi yerine geçen kişi arasında kuvvetli bir bağ kurulur. Çocuk 8 ay civarındayken yabancılara karşı korku geliştirir ve ebeveynlerinin olmadığı ortamlarda huzursuz olur, ağlar ve etrafına karşı ilgisi de az olur. Çocuk 3 yaşına gelene kadar annesiyle arasındaki ayrılığın geçici olduğunu kavrayamaz, bu nedenle ondan ayrıldığında bir daha onu göremeyeceği korkusunu yaşar. Bu durum 5 yaşına kadar da devam edebilir ancak bundan sonra çocuğun ayrılığa dayanabilmeyi öğrenmesi ve bir süre için anneden ayrı kalabilmesi gerekir.

 

Bu özellikler göz önüne alındığında, okul öncesi dönemdeki çocukların yuvaya alışma süreçlerinde bağlandıkları kişilerden ayrılmada zorluk yaşamaları, bir dereceye kadar kaygı duymaları normaldir. Ancak bu kaygı beklenmedikleri düzeye ulaştığında ve çocuk bağlandığı kişiden ayrılmaya aşırı tepki vermeye başladığında buna ayrılma kaygısı adı verilir. Çocuk ayrılığa dayanamamakta, gerçek dışı bir şekilde, annesinden ayrıldığına ona ya da kendisine kötü bir şey olacağı veya annesini bir daha göremeyeceği gibi korkular yaşamaktadır. Bu nedenle de anneyi sık sık görme, hiç değilse telefon etme ihtiyacı içinde olabilir. Annesini kaybedeceğine ilişkin korkusu her şeye baskın gelir, bu nedenle de çocuk, okulda, arkadaşlarıyla olan uyumlarında vb yerlerde uyum gösteremez, sürekli annesine ulaşma ihtiyacını dile getirir.

Bu çocuklar özellikle yuvaya ya da okula başlarken aşırı zorluk yaşamaktadır. Onlar için yuvada/okulda yalnız kalabilmek neredeyse imkansızdır. Annelerini sürekli yanlarında ister, onu sınıfta, yanında tutabilmek için sürekli çabalarlar.

Bu çocuklar okula gidememe sorunun yanında, evde yalnız kalamama korkusu da yaşarlar. Uyurken ebeveynini yanında isteme, ebeveynlerinin yanına gidip onlarla uyumaya çalışma, sık sık kabus görerek uykudan uyanma bu çocukların yaşayabildikleri uyku sorunları arasındadır. Anneden ayrılma kaygısına bağlı olarak, baş ve karın ağrıları, bulantı, kusma gibi bedensel yakınmalar da gösterebilirler. Bu belirtiler aşırı boyutlara vardığında panik nöbetine benzer bir hal alabilir.

Yaşlarıyla bağlantılı olarak da, bu çocukların canavar, hırsız, hayvan ya da karanlık gibi korkular da geliştirmesi mümkündür. Korkuları kimi zaman onların sosyal uyum ve işlevselliklerini bozacak boyuta da ulaşabilir. Uç boyutlarda, korkular ölüm üzerine yoğunlaşabilir ve çocukta bu bir saplantı halini alabilir.

Bu çocukların yetiştiği ailelerin genel özelliği, aile içi ilişkilerin çok yakın ve yoğun olmasıdır. Aile içindeki diğer bireylerde de kaygı bozukluklarının görülmesi olasıdır (panik bozukluk, OKB ya da Fobi gibi).

Aile bireylerinin fazla telaşlı, korkulu, endişeli ya da tedirgin bir yapıda olması da çocukta ayrılma kaygısını tetikleyen özellikler olabilmektedir.

Annenin çocuğuna çok düşkün olması, ayrı kaldıklarında ona bir şey olacağını düşünmesi, bu yüzden de çocuğunu gözünün önünden ayırmamaya çalışması da bu bozukluğa zemin hazırlayan özelliklerdendir. Bu durumda çocuk sürekli annenin gözetimindedir, bu davranış ise çocuğun kendi başına hareket edebilmeyi öğrenebilmesine ve bireyselleşme sürecine engel olur. Aşırı koruyucu ve kollayıcı tutum, çocuğun sosyal çevreye olan uyumunu sekteye uğratır ve diğer insanlarla arasında güvene dayalı bir ilişki kurmasını zorlaştırır.

Anneden ayrılma sorunu yaşayan çocuklar aslında içinde bulundukları sıkıntılı durumun da farkındadırlar. Yaşından beklenmedik tepkileri ve anneye olan bağlılıkları nedeniyle utanç duyarlar. Bu nedenle, alaylar ve eleştiriler karşısında moralleri çok çabuk bozulur.  
                                        yazının tamamı ››

 

önceki sayfa ››

2